Zincirlerimiz Nerede?

Daima çatışma halindeyiz. Arzu ile gerçeklik kavramı, duygu ile mantık, harekete geçmek ve durağanlık; siyah ve beyaz arasında sürekli uzlaşma sağlamak durumundayız.
Bu zihnen ve bedenen yorucu:
"Zihnimin sesini kısamıyorum, sürekli düşünüyorum, durduramıyorum.”
Kaygıya yol açan, id ile süperego arasındaki çatışmadır.
Idin ham arzuları ile süperegonun ahlaki değerleri bizi -egoyu- iki uçtan çeker. İki arada kalan zihnimiz uzlaşmaları çözüm olarak görür. Seçmek fikir olarak rahatsız edicidir çünkü bu eylemin içerisinde bir vazgeçilen vardır. Ortayolu bulmayı amaçlar ve bu mümkün olmadığında, mecbur olduğumuza kendimizi bir şekilde ikna ederiz.
Seçmiyoruz, mecburuz.
Seçeneğimizin olmadığı hissi, aslında huzur vericidir; gözümüz arkada kalmaz. Sorumluluk duygumuz ve olası pişmanlıklarımız, zorunluluk kavramıyla örtülmüştür. İnsan mecbur olduğuna ikna olduğunda daha huzurludur. Artık nihayetinde ne idin ne de süperegonun tatmin olacağı bir sözde uzlaşmaya gerek yoktur:
"Başka türlüsü mümkün değildi.”
Macera ve belirsizlik her şeyden önce duygusal birer risktir.
Obsesyonel yapıda, kuralları kendi başımıza düşünmemizi engelleyecek kadar katı koyacağız. Fobik yapı, sihirli değneği çevreye verecek, harekete geçmemizi olası tepkiler engelleyecektir. Ortada seçim yoktur, uzlaşmaya gidilmiştir ve suçluluk duygusu kaçınılmazdır.
Davranışımız süperego baskın, yani toplum kuralları ve ahlak doğrultusundaysa "mutlu" değiliz. Gerçek isteğimizin bu olmadığını biliyoruz.
Davranışımız id baskın yani arzularımız ve dürtülerimiz doğrultusundaysa, bu defa
"mutluluğumuzu" suçluluk duygusu ve utanç gölgeliyor.
Değişim, kabul ile başlar.
Özgürlüğü istiyorsak, önce zincirlerimizin yerini bulmalıyız.

